Genç Cazcılar

Buluştuk Ozan Musluoğlu'yla...

İstanbul trafiğinde koşturmacayla geçen yoğun birgünün akşamında, soluğu buluşma yeri Şaşkınbakkal’da alıyorum.

Allah’tan müzik var da hayatımızda, herşeyi bir nebzede olsa çekilir kılıyor diyorum kendi kendime. Bendeniz de davul çaldığımdan, bu haftaki röportajı iple çekiyorum.

Neden mi? Bu haftaki konuğum kontrbas sanatçımız Ozan Musluoğlu’da ondan. Bakalım neler anlatacak bizlere.

Saygın Mehmet Çağlar (Genç Cazcılar)

Ozan Musluoğlu


Sevgili Ozan nasılsın, keyifler nasıl, nasıl gidiyor?

İyi gidiyor. Teşekkürler buraya kadar geldiğin için, seni de yorduk buralara kadar.

Biz teşekkür ederiz, bizi kırmayıp, teklifimizi kabul ettiğin için. Yeni bir albümün var ona değineceğiz, daha da değinecek bir sürü konu var tabii ama ilk önce biz bir Ozan Musluoğlu’nu tanıyalım kendi cümleleriyle, kimdir, neler yapar? Biz biliyoruz, bilenelerde biliyordur zannımca ama birde senin ağzından dinleyelim.

Tabi şimdi en baştan başlamayayım, doğum, orası, burası (Almanya’dan Türkiye’ye geliş dönemini kast etmekte) diye.2000 yılında Bilgi Üniversitesini burslu kazandım. Kontrbasa geçişimde aslında, okuldayken kafamda canlandı, daha önce elektrik bas çalıyordum. Hiçbir klasik müzik eğitimimde olmadı bugüne kadar. Sonra cazıda çok sevdiğim için ve cazdaki kontrbas tınısı beni çok heyecanlandırdığı için bas gitar olarak kazandığım bölümümü, bölüm değişikliği yaparak kontrbasa çevirdim ve kontrbas serüvenimde o şeklide 2001 yılında başladı.

Bu arada 50’lerin ve 60’ların o eski kayıtlarını çok seviyorum. O dönemdeki swing ruhu beni acaip derecede heyecanlandırıyor.

Albümde de bu fazlasıyla hissediliyor bence.

Teşekkürler, biraz onu hissettirmeye çalıştım.

Benim algıladığım kadarıyla baya kafa patlatmışsınız, o ruh için.

Ayrıca bu müziği yaptığım arkadaşlarım, o dönemi çok seven ve o dönemi gerçekten dinlemekten heyecanlanan müzisyenler. Ferit’de öyle, Engin’de, Ülkem’de. Ve bu güzel bir birliktelik sağladı, albümdeki ensemble beni çok mutlu ediyor her dinlediğimde.

Bilgi’de kontrbas hocan Volkan Hürsever miydi?

Volkan Hürsever’le çalıştık, ondan sonra bir sene James Lewis geldi, son senemde de Kürşat And’la çalıştık. Tabi hepsi gerçekten birbirinden değerli basçılar, hepsinden farklı farklı şeyler öğrendim. Onun dışında da David Friesen, Marc Johnson gibi büyük basçılarla workshoplar yapma olanağım oldu. Onların da çok faydası oldu. Çok sevdiğim bu stili devamlı dinleyerek, araştırarak, kendimi geliştirmeye çalışarak bu uzun yolculuğa devam ediyorum halen.

Peki daha öncesinde müziğe nasıl merak sardın, var mıydı ailede müzikle uğraşan? Yoksa ailede ilk misin?

Evet. Ailemde hiç müzisyen yok.

O zaman hemen ardından şunu soruyum tepkileri nasıl oldu? Çünkü genelde aileler evlatlarının müzisyen olmalarını istemez.

Zaten 18 yaşımda evden ayrılma nedenlerimden biri buydu benim. Babam başka bir yöne yönelmemi istiyordu, müzikle uğraşmamı istemiyordu, ee tabi oluyor genelde bu ailelerde, o noktadan sonra da herşeyi kendi başına yapmak durumundasın, kendi başına yaşam mücadelesinin içine giriyorsun ister istemez. Hem müzikal anlamda, hem de hayat anlamında. Yine de çok şey öğrendim, kendimle çok başbaşa kaldım ve bunlar hep bana tecrübe olarak geri döndü. Ama sonuçta şuan herkes memnun, belki bir dönem gereksiz bir ön yargıydı bu.

Müziğe başladığın ilk dönemlerde Jazz bu kadar ön planda değildi sanırım senin hayatında?

Zaten ilk dönemlerde en çok rock dinlerdim, rockla başladım, eskiden Iron Maiden’ı çok severdim,

Herkeste böyle birşey var müzisyenliğin ilk dönemlerinde.

Ama o normal, yani rock müzik herkesi derinden etkileyebilen bir müzik türü, hala da severek dinlediğim bir müzik türüdür mesela Red Hot Chili Peppers süperdir, çok severim. Bir dönem bu yüzden baya bir rock dinleyerek geçti. Sonra yavaş yavaş, bas gitarın daha ön planda olduğu, solist olarak kullanıldığı müzikler dinlemeye başladım, o dönemlerde işte Chick Corea’nın Electric Band’iyle ve John Patutucci ile tanıştım. Bu dediğim tabi doksanlar. Doksanların sonuna doğru daha çok tahta sesinden hoşlanmaya başladım,

Akustik halleri ilgini çekti yani?

Evet daha akustik, daha böyle kontrbaslı triolardan, quartetlerden hoşlanmaya başladım. Yani müziği araştırdıkça, derinine indikçe hep daha geriye gittim ve beni hep o eski dönemler, hep daha eskiler heyecanlandırmaya başladı. En sonunda da şu an mesela, taptığım basçılar arasında, o dönemim en usta basçısı Paul Chambers’ı dinliyorum, hele o dönemde, bütün o plaklar, o kayıtlar nasıl yapılmış hayret ediyorum, inanılmaz bir swing, cidden bu kayıtları her dinlediğimde inanılmaz heyecanlanıyorum. Yeni dönem basçılardan da en çok Christian Mcbride’ı seviyorum.

Herkeste de öyle bir durum var doğrusu, Christian Mcbride adından daha çok söz ettirecek sanırım.

O ekolü günümüze en iyi taşımış basçılardan biridir bence kendisi,Ray Brown’ın izinden gelmiş,ayrıca Paul Chambers,Sam Jones, John Coltrane, Miles Davis, Mccoy Tyner, Freddie Hubbard, Clifford Brown, Israel Crosby,Ahmed Jamal’ın trioları,Bill Evans trioları, Scot Lafaro ve Mark Johnson.. saymakla bitmez, inanılmaz müzisyenler ve cidden çok acaip kayıtlar var o dönemlere ait.

Çok daha samimi geliyor sanki sound olarak, stil olarak kulağa öyle değil mi?

Kesinlikle, kesinlikle. Dinlediğinizde sizi alıp direk o döneme, o günlere götürebiliyor o müzik ve gerçekten başka bir hayal âlemine dalabiliyorsunuz. Müthiş bir dönem, o dönem müziği gerçekten inanılmaz bir paylaşım içinde, her dinledinizde size de bunu dedirtiyor, o çok güzel birşey. Herkesin birbirine eşliğindeki saygısı, kim solo atıyorsa, herkesin onu dinlemesi, müthiş bir ensemble, müthiş kayıtlar, müthiş performanslar doğrusu.

Bende bu son dönemde, Avishai Cohen’in bir grubu var

Bu yeni triosu di mi?

Evet, onlarda da Mark Guillana diye enfes bir davulcu var, bende onu çok tutuyorum bu aralar, grup olarak ta çok feciler.

Kendisi de çok genç ve başarılı bir basçı, Avishai Cohen’i bende çok seviyorum, geçen gün sitelerine baktım, neredeyse boş günleri yok, yani yılın baya bir günü çalıyorlar. Eee tabi herkes böyle bir tur yapmak ister, çalmak ister sürekli, böyle bir tur tüm müzisyenlerin hayalidir.

Her müzisyenin kalbinden geçen birşey bu sanırım.

Kesinlikle.

Peki albüme dönersek, albüm kadrosunu nasıl topladın? Neden Ferit’le çalışmak istedin mesela?

Ferit bir kere benim okuldan sınıf arkadaşım ve aynı zamanda da devamlı görüştüğüm ve çok sevdiğim bir arkadaşım, albümü de 2008’de değil de 2009’da kaydetmeyi planlıyordum ama Ferit’in askere gitme durumu vardı. İstedim ki Ferit askere gitmeden şu albüm kaydı olsun bitsin.

Bu arada sözünü kesmiş gibi olacağım ama unutmadan soruyum kayıtları nerede yaptınız, sizin okulda mı?

Yok, hayır. Aslında ben konuyu biraz daha geriye götüreyim, biraz da albümün ismiyle bağlantılı herşey, hemde senin soruna cevap vermiş olurum. Neden Coincidence. Hepimizin bildiği gibi bir Facebook dalgası var, bende ilkokul arkadaşımı tesadüfen buldum oradan. Ankara’da armonide askerlik yapmıştım, orada askerlik yapan müzisyenlere bakarken, bir isim gerçekten çok tanıdık çıktı ve bir araştırdım ki, gerçekten ilkokul arkadaşımmış ve çok yakın oturuyormuşuz ama birbirimizden haberimiz yokmuş. Ülkem Özsezen bahsettiğim kişi. Kendisi Amerika’ya gitmiş, Berklee’de eğitim almış, bitirip gelmiş. Neyse, biz bu esnada görüşür, konuşur hale geldik, sonra yazın daha sık görüşmeler oldu, beraber çalmalar oldu ve bunların akabinde de albümü onun kendi stüdyosunda kaydetme planı ortaya çıktı.

...

San Grafik adında kendilerine ait bir aile şirketleri var,onun alt katında,Ülkem kendine Post Efekt diye bir stüdyosu yapmış,orada çeşitli film müzikleri ve her türlü post production işleri yapıyor.Albümü orada kayıt yapma kararı aldık.Aslında albümü ilk başta Trio formunda kaydetmeyi planlıyordum,saksafon yoktu hiç kafamda,Ferit’e bahsettim bu projemden,askere gitmeden bir tarih belirleyip kaydı gerçekleştirmek istiyordum.Derken tarihleri de belirledik.Ferit de geldi davullarını kurdu sağ olsun,güzelce tonlamayı yaptık.Tam bu esnada,İmer Demirer..

Tam ben soracaktım,sen söyledin..

Çok sevdiğim abime, hocama sordum var mı tanıdığın bir saksafoncu diye, o da İzmir’den yeni gelen Engin Recepoğulları’ndan bahsetti, daha Engin İstanbul’a geleli bir hafta olmuştu. Hemen ardından, telefonunu almak için, Facebook’tan mesaj attım kendisine, derken hemen geri döndü, kayıttan bir gün önce buluştuk, tanıştık, parçaları verdim, ertesi günde kayıda girdik.

Süper.

O yüzden de albümün adını Coincidence (Tesadüf)koymak istedim. Gerçekten de çok fazla tesadüfî gelişen olaylar, albümün kaderini etkiledi.

Her müzisyene bu kısmet olmaz, müthiş bir sinerji yakalamışsınız albümde, böyle tesadüfler hep olsa keşke, iyi ki böyle bir tesadüf olmuş senin için.

Kesinlikle, yani ben çok mutluyum Engin’i tanıdığıma, onla bu albümde çalıştığıma, aynı şekilde Ülkem içinde öyle,2008 yılından önce onlada tanışmıyorduk. Çünkü en son ilkokuldayken bay bay demiştik birbirimize. Derken 3 gün girdik kayıt yaptık 7 tane parçamızı, dinlediğiniz bu hale getirdik. İmer ağabey de sağ olsun 2 parçada bizlere o müthiş trompetiyle eşlik edip, albüme renk kattı ve böylece bu tesadüf çıktı meydana.

Süper. Peki, bu albüm fikri son dönemde mi çıktı? İlla ki önceden de bazı şeyler var olmuştur kafanda.

Albüm fikri hep vardı ama herkesin hayatında, bir sıralama demiyimde, hani herşeyin kendi akışı vardır, zamanı geldiğinde olur, ben her olayın kendi doğallığında, güzelliğinde, sıcaklığında gelişmesine inanırım. Daha askerden yeni gelmiştim, yeni evlenmiştim, hani daha albüme ve kendi parçalarıma konsantre olurken, 2009’a sakladığım bu proje, 2008’de oldu ve çok isabetlide oldu bence. Gerçekten hedef koymadan hiçbir şey gerçekleşmiyor, bunu yaşayarak gördüm. Hedef koyduk, albümü kaydettik, piyasaya çıktı, şimdiki yeni hedefimde Şubat ayında kaydedeceğim ikinci albümüm.2009’un sonuna doğruda onu çıkartmayı planlıyorum.

İnşallah en kısa zamanda dinleriz bu albümünüde.

Teşekkür ederim.

Peki albümdeki bu parçaları kısa bir dönemde mi besteledin, yoksa önceden beri cebinde biriktirdiğin bazı şeyler vardı da onları mı düzenledin, nasıl bir süreçti bu, kendin dışında gruptaki diğer arkadaşlar da katkıda bulundular mı bu beste yapım aşamasında sana? Atıyorum İmer abi dedimi bak burası şöyle olsa daha iyi olur falan gibi.

Mesela İmer abinin de benim çok sevdiğimiz bir parça vardır. Jobim’in Ligia’sı. Onla beraber Ligia’yı çalma hayalim vardı. İkinci parçada çalma fikriyse o gün stüdyoda çıktı. Biraz spontane oldu. İmer abiye sordum bu parçada da çalmak ister misin diye. O da çok mutlu olurum dedi. Albümdeki diğer altı parçaysa bana ait. Bunlar benim Bilgi Üniversitesi’nde eğitimime başladığım zamandan itibaren, yavaş yavaş, dönem dönem yazdığım parçalardı. Sadece son hallerine gelmemişlerdi. Böyle bir konsantrasyonun içine girince de hepsinin iyicene trafiğine, şekline, tarzına, temposuna karar veriyorsunuz. Ülkem’le zaten provalıydık, Engin’de Ferit de kendini çok çabuk adapte ettiler parçalara ve böylece kendi doğallığında bir kayıt oldu.

Senin geçmişte yaptığın bazı projeler var, E.G.O var misal, ben bu E.G.O’ya ne oldu çok merak ediyorum mesela?

E.G.O, egolar yüzünden çatladı.(Gülüyor)

Cidden nedir bunun hikâyesi?

Tabii. O dönemde Q Jazz Bar diye İstanbul’da baya ünlü olan bir kulüp vardı, Çırağan sarayında, her pazar Jam Session geceleri düzenliyorduk, bunun koordinasyonunu da çoğunlukta ben yapıyordum, işte o dönem Bilgi’deki bütün arkadaşlarımı çağırıyordum, Pazar günleri müzisyenler gecesi oluyordu, herkes geliyordu, sahne herkese açıktı, bazen üç nefesli, hatta bazen sahnede iki bas olduğu zamanlar bile oluyordu, haliyle güzel bir atmosferdi herkes için. Temelleri bu dönemlere dayanan bir gruptu E.G.O.’da. Erhan, Genco ve ben her pazar birlikte çalıyorduk. Zaten isimde, baş harflerimizden oluşma. Ama bir noktadan sonra fikir ayrılıkları oldu, gerek müzikal, gerekse karakter olarak. Bizde bunu birbirimize saygı çerçevesinde anlaşıp, daha fazla uzatmama kararı alarak noktaladık. Yoksa daha tatsız olacaktı her şey. Bir kere İstanbul Jazz Festivali’nde konser verdik beraber, ondan sonra da dağıldık.

Peki Athena bir seçim miydi, yoksa o dönem öyle olması mı gerekiyordu, maddi vb. konular yüzünden. Çünkü Jazz seven bir insansın. Genelde de Jazz seven ve dinleyen insanlar, müzisyenler ki sen eğitimini de bunun üzerine aldın, bu konuda seçicidirler, o dönem bu senin için, geçim kaynaklı bir proje miydi?

Bir şey söyleyeyim mi? Ben zaten o dönem haftanın 6 gecesi çalıyordum. İşte Nardis’te çalıyordum, Q Jazz Bar’da çalıyordum. O dönemde bir teklif geldi bana, bir arkadaşım bahsetti, Athena diye bir grup var, basçı arıyorlar ilgilenir misin diye. Ve bende içimdeki o eski rockçı ruhunun bunu denemek istediğini hissettim. Sonra aradılar, telefonlaştık, görüştük ve birden çalar olduk, sonra bir baktım,2003,2004 Eurovision,2005,2006,sonra işte grupta değişiklikler oldu, grup dörtlü haline gelmişti, Burak gelmişti gruba. Bence grubun tepe noktasıydı benim için o dönem.Sonra orada da yine tatsızlıklar olmaya başladı.Ve askerdeyken bunun kararını verdim.Yani benim için bir dönem yapılabilecek bir şeydi bu ve çok eğlenceliydi.Kafalar farklı olsa belki başka türlü de olabilirdi..

Tarz mı?

Tarz demiyim de, belki bu biraz daha sürebilirdi ama konu müzik değil, tahmin edebileceğin başka şeyler.

Anlıyorum.

O yüzden de benim için tadında bitti. Burak’la zaten beraber yolları ayırma kararı aldık. Onlarda tekrardan kendilerine farklı bir yol çizdiler.

Birara gruba Mert girdi galiba, Mert Önal.

Mert, Burak’tan önce girdi,

Ondan öncede Doğaç mı vardı?

Evet, Doğaç’ın ayrılacağı dönemde ben onları Mert’le tanıştırdım ve çok güzel bir ensemble oldu. Birkaç konser verdik, hatta turneye çıktık, o turnenin üçüncü ayağında Mert talihsiz bir trafik kazası geçirdi ve bacağını kırdı.

Öyle mi, hiç bilmiyordum bunu.

Bacağını kırdığı içinde Burak’a haber verdik, apar topar Burak imdada yetişti. Akabinde baya bir konser verildi ve Burak’la devam eder olduk. Güzel günlerdi, baya bir eğlendik, fena konserler oldu.

Özlüyor musun peki?

Yani o zamanlar keyifliydi, güzel bir kadroydu ama şuan daha farklı bir oluşuma büründüler, şu anda özlemediğimi de adım gibi iyi biliyorum çünkü şu an yaptığım şeyin heyecanı bana fazlasıyla yetiyor. Daha geçenlerde İstanbul Jazz Center’da albümün ilk konserini verdim. Çok iyi geçti, baya kalabalıktı. Çalan için çalarken müzikteki o enerji çok önemlidir ve onu o akşam orada da yaşadım, o akşamın tadı gerçekten damağımda kaldı. O yüzden kendi konserlerimi vermeyi daha çok seviyorum.

Bakalım bir dahaki konsere bizde geliriz inşallah, bu konserden maalesef haberim olmadı ama 24 Şubat Nardis konserini kaçırmam. Peki, Bilgi Üniversitesi’ni bitirmiş biri olarak, Bilgi’nin Performans bölümünün kapatılmasını nasıl değerlendiriyorsun? Neler buna sebep oldu sence?

Bu Türkiye için gerçekten bir kayıp.

Birde zaten Jazz eğitimiyle alakalı bir elin parmağını geçmeyecek kadar eğitim yuvası var koskoca Türkiye’de. İstanbul’da Yıldız Teknik’te Müzik Toplulukları bölümü var o kadar benim bildiğim şu anda, eğer varsa özel kurumlar bu konuda bilgim olmadığı için okurlarımız beni cehaletimden ötürü bağışlasın. Yıldız’da da kısıtlı çabalarla bir şeyler yürütülmeye çalışılıyor. Davul odasında bir tane davul var, öğrenciler çalışmak için, en son duyduğumda zaman bulamıyorlarmış vs.

Bilgi çok güzel bir ortamdı gerçekten, Bilgi Üniversitesi Türkiye için, müzisyenler için çok önemli bir şey yaptı ve camiaya da birçok önemli müzisyen kazandırdığına da inanıyorum bu bağlamda. Bana kazandırdığı en önemli şeylerden biri de lisandır mesela. Ben İngilizceyi Bilgi Üniversitesi sayesinde öğrendim. Uluslararası projelerde de İngilizcenin acayip faydasını gördüm. Onun akabinde orada aldığım armonik eğitim dışında, oradaki hava bile insanın müzikalitesini etkileyebiliyor. Gerçi son iki yılda Athena’nın o yoğun temposu, Eurovision olayı vb. sebeplerden dolayı pek tadını çıkaramadım okulun ama ilk iki yılım, Donovan Mixon, İmer Demirer, Cengiz Baysal, Can Kozlu, Ali Perret gibi hocalarla çok güzel geçti.

Peki sence ülkemizde Caz eğitimi yeterli mi şu an? Bilgi’de bu belli bir seviyedeydi, peki şu anda sence nasıl?

Caz eğitimi, müzikteki eğitim bence sona eren bir süreç değil,

Tabi ki ama bunun temelleri en güzel okulda atılıyor. Okul, senin için konuşursak seni bir anlamda disipline etmiştir.

Disipline olma açısından Bilgi çok iyiydi, gerçekten disipline oluyordunuz, devamlı birşeyleri yetiştirmek zorundasınız sonuçta. Ama Üniversitelerde öğrenciyi o disiplin ortamına hep iterler ve haliyle bu da sizi geliştirir. Belkide benim öğrendiğim ve en çok hoşuma giden şeylerden biri de oydu. Donovan Mixon sağ olsun, biraz sert bir hocamızdı ama ayrıca çokta şekerdir kendisi, yani hiç taviz vermezdi. Bunlar güzel şeyler bence, keşke bölüm hiç kapanmamış olsaydı, müzisyenlere çok faydası olan bir kurumdu, şimdiyse performans bölümü yok.

Ticari kaygılar sanırım bunun sebebi.

Ama ticari kaygılar bile olsa, bence bölümün okula bir ağırlığı yoktu, aksine her yerde okulun en çok reklâmını yapan, okula saygınlık sağlayan Müzik bölümüydü.

Kesinlikle.

Nereye giderseniz gidin, her yerde insan göğsü kabara kabara Bilgi Müzik mezunuyum diyebiliyordu, konserler veriliyordu. Bunlar çok güzeldi, o dönemler keşke bir daha yaşansa. Her okulun almak zorunda olduğu bir burslu öğrenci kontenjanı var, o dönemde de bunu müzik bölümüne ağırlıklı olarak vermişlerdi. Bunun da bence okula çok doğru kazanımları oldu ama şimdi farklı bir strateji izliyorlar. İnşallah tekrar müzik bölümünü açarlar.

İnşallah, hepimizin temennisi o. Peki demin 2.Albümün geleceğinden bahsettin. Bu albümde de yine aynı kadro mu olacak yoksa başka sanatçılarla mı birşeyler deneyeceksin. Mesela kafanda şu isimde çalışmayı istediğim bir isim dediğin yerli ya da yabancı birileri var mı?

2. Albümüm süpriz olacak, 21 Şubat’ta farklı ve yabancı bir kadroyla olacak, benim içinde çok güzel bir tecrübe olacak. Kayıt gerçekleşmeden aslında çok fazla bir şey de söylemek istemiyorum.

İpucu vermek istemiyorsun?

Hayır, hayır ondan değil, şimdi böyle olacak derim olmaz, dünyanın bin türlü hali var, birşey olur, bir aksaklık olurda gerçekleşmezse ben mahcup olurum.

Peki o zaman genel olarak sorayım,çalışmak istediğin kimseler var mı?Piyanist olur,sound olarak sevdiğin müzisyenler olur vs.?

İsim vermek istemiyorum.

Anladım.

Şöyle bir şey, ben her müzisyenin farklı bir lezzetinin olduğuna inanıyorum ve hepsinin bende farklı bir yeri olduğunu biliyorum, o yüzden hani birini çok seviyorum dersem, öbürüne haksızlık etmiş gibi olacağımı düşünüyorum. O yüzden buna cevap vermek, benim için yanlış olur. Ama çok sevdiğim ve çalmaktan keyif aldığım arkadaşlarım var, zaten konserleride onlarla beraber yapıyoruz.

Bu mudur yani? Israrla cevap vermiyorsun(Gülüşmeler)

Bir sonraki röportajda ikinci albüm kayıtları gerçekleştikten sonra, bunun konuşmasını, kimlerin çaldığının konusunu yaparız tekrar.

Tamam bunun sözünü senden alıyorum bak şimdiden. Birde son dönemde Caz müziğinin yol kat etmesi sürekli daha da güçleşiyor. Bu engeller bazı şartlarda müziğin kalitesini daha da arttıyordur belki de kimbilir ama bazen de çok kötü haberler geliyor ve bunlarda gelişimini baltalıyor maalesef. Mesela geçenlerde Naima’nın kapatılması haberi geldi. Bu konuda ne düşünüyorsun? Hem de öyle ki yeni yerlerinde, yeni yaşlarını kutladıkları gece kapatılmışlar.

Biliyorum, biliyorum, bütün detaylardan haberim var. Kolay birşey değil bir müesseseyi işletmek, onun devamlılığını sağlamak, istikrar çok önemli birşey, her müessese için geçerli, herşey için geçerli aslında. Müzisyen içinde, herkes içinde yaptığı işte istikrarlı olmak çok önemli. Zorluklarla yürütülmeye çalışılan bir sektör zaten bu ve şurada Türkiye’de topu topu kaç tane caz kulübü var, İstanbul’da kaç tane caz kulübü var. Hepsi de bu mücadelede yorgun savaşçılar ve direniyorlar.

Bu da ancak insanların, yani dinleyicilerin, izleyicilerin özverisiyle, bu kulüpleri ziyaret ederek, oradaki performanslara katılarak onları desteklemesiyle olacak birşey. Bu klüplerinde can damarı izleyici. Klüpler direnebildiği kadar direniyor ama izleyici olmadığı zaman nereye kadar direnebilirler. İşin birde maddi boyutu var çünkü devamlı borçlar birikmeye başladığı zaman kulüpler için hiçte iyi olmuyor. O yüzden caz dinleyicilerinin gidebildikleri kadar konserlere gidip hem müzisyenleri hem de kulüpleri desteklemeleri gerek. Şunu düşünün İstanbul’da neredeyse 25 milyon kişi yaşıyor,3 tane caz kulübü var.

Onlarda dolmuyor.

Dolmayı bırak, hafta içi telaffuz bile etmek istemediğim sayıda katılım oluyor, bu da hem orada çalan müzisyen için çok zor bir şey boş masalara çalmak, hem de klüp içinde çok zor birşey. O konuda herkes olabildiğince özverili davranıyor ama umarım herşey daha da yoluna girecek, bu müzik daha geniş bir kesime hitap edecek, pekte polyannacılık oynamak istemiyorum ama biraz da dinleyicilerin elinde bu kulüplerin istikrarı.

Bu konuda bende senle aynı fikirdeyim. Mesela biz Genç Cazcılar Oluşumu olarak, Eskişehir tabanlı bir oluşum olmamıza rağmen, yavaş yavaş, Türkiye’nin dört bir yanına yayılmaya çalışıyoruz. Ve de bu oluşum tamamen gönüllülerden oluşan bir oluşum. Bizde bu tarz konularda yardımcı olmaya çalışıyoruz Kulüplere ve çeşitli oluşumlara. Ama dediğin gibi, dinleyiciye burada çok büyük iş düşüyor.Onlar desteklemezse bu iş maalesef gelişmez.Bu konuda Genç Müzisyen dostlarımıza da çok iş düşüyor.Herkes birbirine destek olmalı,müzisyenler,kulüpler,oluşumlar..

Kesinlikle. Albümüm çıktı şimdi, olabildiğince çok konser vermek, festivallere katılmak, ülkenin her yerindeki üniversite şenliklerinde, konser verebileceğimiz, konser salonu olan her yerde çalmak istiyorum. Biz müzisyenler için en büyük mutluluk bu. Gidip bu müziği paylaşıp, oralarda yeni dostluklar, yeni arkadaşlıklar kazanmak, bundan daha mutluluk veren ne olabilir ki müzisyen için.

Değil mi? Ne büyük bir haz.

Bu demin ki konuyla ilgilide..

Hangisi?

Caz klüpleriyle alakalı. Ben mesela anadolu yakasında oturuyorum, koskoca anadolu yakasında bir tane caz klübü bile yok.

Yok evet, hepsi avrupa tarafında.

Mesela caz müziği yapılabilecek, klübe dönüştürülebilecek gözüme kestirdiğim yerlerde, hep böyle ince mesajlar veriyorum gittiğim yerlerde, keşke bir caz klübüde anadolu yakasında açılsa.

Süper olur valla.

Geçtiğimiz günlerde Cuma ve Cumartesileri anadolu yakasında bağdat caddesinde Zazie diye bir mekânda sahne alıyorduk.

Ne tarafta kalıyordu?

Buraya çok yakındı, Göztepe’de. Cuma, cumartesileri böyle kutu gibi tam caz kulübüne benzer bir hal alıyordu ve çokta güzel bir ses çıkıyordu, çok güzel jam sessionlar yapıldı ama orası da bir süre sonra buna devam etmeme kararı aldı falan, keşke bu sürekliliği sağlayabilecek, haftanın belki iki gününü böyle bir müziğe kapılarını açacak mekânlar çıksa, çok mutlu olur bu tarz müzikle uğraşan müzisyenlerde, dinleyicilerde.

Ben mesela çok iyi hatırlıyorum, kriz öncesine kadar bende çalışan kesimdeydim, haftaiçi konserlere Nardis’e gidince, mecburen en geç gece 11.30 gibi, mekânı terk etmek zorunda kalıyordum, hem iş yüzünden, hemde dönüş cidden işkence oluyordu anadolu yakasında oturduğum için, baya da uzakta oturuyorum malasef. Bu yakanın kesinlikle öyle bir oluşuma ihtiyacı var acilen. Son olarak şunu sorcam Genç Cazcılar oluşumundan haberdarmıydın, yoksa yeni mi duydun?

Yeni haberdar oldum aslında, Engin bahsetmişti bir repörtaj yaptık diye.

Evet onunla da bir röportaj gerçekleştirmiştik geçenlerde.

Güzel birşey yani bu müziğin eminim ki heryerde baya bir dinleyeni var, böyle bir networkte toplanmak bence çok keyifli birşey.

Peki Genç Caz müzisyenlerine tavsiyelerin, iletmek istediğin birşeyler var mı? Sadece müzisyenlerde değil, dinleyicilere de söyleyebilirsin.

Genel konuşucam. Hani ‘’Caz dinledim hoşlanmadım’’,’’Bu caz benim zevkime uygun değil’’ demek çok yanlış. Hiç bilmeyen, hiç dinlememiş bir insana ilk defa caz dinlettiğinizde seçtiğiniz tür ve dönem çok önemli. O kadar enteresan birşey ki ne istediğinizi, neyi seveceğinizi bilmek. Geçenlerde bu bahsettiklerimle alakalı bir muhabbet geçti, bir arkadaşım’’Bir radyoda dinledim de hiç hoşuma gitmedi, öyle caz olacaksa hiç olmasın.’’ dedi. O meşhur caz ağacı vardır ya, benim evimde de onun posteri var, aldım götürdüm arkadaşımı önüne, bak dedim bu gördüğün insanlar, bu gördüğün dallar, hepsi caz ama içlerinde o kadar farklı halleri var ki, doğru olan senin o ağacın dalları içinde hangi dalı seviyor olduğunu bulman. Gerçekten bence her insanın keyifle dinleyebileceği stili bulup, bilinçli dinlemesi çok önemli. O yüzden caz’a ön yargıyla bakılabiliyor bazen, ben anlamıyorum cazdan, o nasıl bir şey öyle denebiliyor mesela. Yani aslında biraz daha araştırmak, neden hoşlanıyorum ben, hangi enstrümanı dinlemeyi daha çok seviyorum, gibi soruları sormalı insanlar kendilerine.

Onunda sebebi toplumun hazırcılığa alışmış olması.

Evet. Şimdi saksafonun tınısı mı hoşuna gidiyor ya da gitmiyor, araştırmalılar bence. Saksafon ne, sesi neye benziyor. Bir adama müzik dinlettiğinizde, mesela bir yerde blues çok hoşuna gidiyor olabilir ama bilmiyor. Hangi dönemler hoşuna gidebilir bilmiyor. Hiç bilemeyen ve caz müziğine merakı olan bir insana, caz budur diye dinlettiğiniz o ilk müzik çok önemli, ondan sonraki caza olan bakışını etkileyecek birşey bu çünkü. İlk kez caz dinleyen birinin Avangard bir albümden birşey anlamasını, onu sevmesini bekleyemezsiniz. Eminim ki herkesin seveceği bir dal var o ağacın içinde. Ben ona inanıyorum.

Araştırmada bitiyor dediğin gibi.

Yani söylemek istediğim caz sadece birşey değil, o ağacın içinde bir ton şey dönüyor, hangisine parmağını dayarsan daya, o da caz, öbürüde caz… Belkide bu tavsiyeyle veya yönlendirmeyle, beraber konserlere gitmeyle, işte anlamaya çalışmayla, vb.şeylerle çok daha kolay olabilir, insanlar kazanılabilir. Çenem düştü galiba.

Yoo estağfurullah. Neden burdayız. Ozancım yeni çıkan albümün için seni tekrardan tebrik ediyoruz.

Çok teşekkür ederim geldiğin için.

İlerleyen çalışmalarını ve yeni çıkacak albümünüde dört gözle bekliyoruz. İlk fırsatta da seni izleyeceğiz konserine gelerek. Hatta konser izlenimlerimizi bakarsın sitemizde yayınlarız.

Hemen söyleyeyim 24 Şubat’ta Nardis’te bir konserimiz olacak.İlerleyen tarihlerdeki konserleride www.myspace.com/ozanmus adresinde de yazıyorum,web sitemde yapım aşamasında şu an,merak edenler performanslar hakkında şimdilik myspace’imden bilgi alabilirler.

Bu arada atlamadan söyleyelim Ozan’ın albümü ‘’Coincidence’’Rec by Saatchi etiketiyle satışta. Her yerden alabilirsiniz. Onu da tekrar tekrar söyleyelim ki, herkes edinsin bu güzel mi güzel tesadüfler sayesinde oluşmuş şahane albümü. Tekrar teşekkür ederiz Ozan.

Ben çok teşekkür ederim.