Genç Cazcılar

julide

İnsan dostlarıyla röportaj yapınca ayrı bir keyifli oluyor, hele bu kişi geçmişte beraber çaldığınız ve çok sevdiğiniz bir insansa daha da keyifli oluyor. Bu haftaki konuğumuz Caz Vokalin Türkiye’ de en kendine has ve farklı yorumcularından biri olan ve son dönemde yıldızı iyice parlayan ; Jülide Özçelik .

Eve girmeden kapıda eşi Bahadır’la beni karşılıyorlar. Yaptığı böreğin havadaki kokusu zaten havaya asılmış bir davetiye gibi, beni resmen içeriye çağırıyor. Bu haftaki röportajımız malesef biraz gecikmeli yayında. Aslında seçimden önce yaptığımız röportajı işlerimizin yoğunluğu yüzünden anca bitirebildik. Herkesten, özellikle sevgili Jülide’den gecikme için özür dileriz…

Mehmet: Sevgili Jülide nasılsın?

Jülide: İyiyim sağol sen nasılsın. Hoşgeldin.

İyidir, hoşbulduk , her ne kadar yabancı olmasamda evine gelmeyeli baya zaman olmuştu , teklifimizi kabul ettiğin içinde tekrar teşekkür ederim. Sana Genç Cazcılar adına birkaç soru sormaya geldim haliyle. Ayrıca fikirlerini merak ettiğimiz konularda var. Ama öncelikle, seni hala bilmeyenler varsa birde senin ağzından dinlesinler, Jülide Özçelik’ in hikayesini. Kimdir, müziğe başlangıcı nasıl oldu?

Jülide Özçelik çocukluğundan itibaren müzikle uğraşmak isteyipte uğraşamayanlardan biridir, bu Türkiye’ de çok duyduğumuz bir hikayedir zaten ama ben yinede bahsetmek istiyorum. Hani kız çocuğu olmanın bir dezavantajı oldu benim hayatımda da, ileride ne yapacaksın, şarkıcı mı olacaksın, aman doğru düzgün bir mesleğin olsun gibisinden, çok engellendim.

Liseden sonra bir şekilde kendimi aşıp, oldukça kararlı bir şekilde, artık kimseyi takmayıp, dinlemeyip, bir şekilde gireceğim ben bu mecraya deyip, attım kendimi müziğin içine. O zamanda ne yapılması gerektiğini çok iyi bilmediğim için, etrafımda da müzikle uğraşan hiç kimse olmadığı için, öyle çok yakından tanıdığım müzisyen biride yoktu çünkü, hani gideyim ona bir rica edeyim, konuşayım falan durumu olmadı.

Aklıma ilk gelen şey o dönemde Müjdat Gezen Sanat Merkezi vardı, oraya gitmek oldu. Gitmişken zaten bir baktım listeler asılmış sınav olacak, dedim ki şansımı bir deneyeyim bakayım. Girdim sınava, işte Türk Müziği Bölümü vardı, birde Hafif Batı Müziği bölümü vardı, ikisinide kazandım ama ben hafif batı müziği bölümünü tercih ettim. Çünkü biraz daha batıya yakın bir eğitim almak istiyordum, içimden o geçiyordu. Aslında ikisine birden de devam edilebiliyormuş, sonradan öğrendim biraz geç oldu ama…Son sınıfa geldiğimdeyse çokta istediğim kıvama gelemediğimi hissettim, o sırada Müjdat Gezen’ den bir arkadaşım Bilgi Üniversite’ nin Müzik Bölümü’ nün açıldığını bana haber verdi ve bursluda girilebildiğini, böyle bir sınavında ayriyetten yapıldığını bana söyledi.

O sene değil tabi ama Müjdat Gezeni bitirdikten sonraki sene sınavlarına girdim Bilgi’ nin ve tam burslu olarak vokal performans bölümünü kazandım. Nükhet Ruacan’ la çalıştım, spesifik olarak bana en çok emeği geçen ve benim en çok bilgi aldığım, hayat tecrübesinden faydalandığım kişi rahmetli Nükhet Rucan’ dır. Kendisinide burdan sevgi ve saygıyla anıyorum. Onun dışında Bilgi Üniversitesi’ nin bana duruş, görüş, bakış olarak kazandırdığı çok şey var tabi ki, daha önce sadece batı müziğiyle ilgilenmek istiyordum ama genelde daha hafif batı müziği kıvamında müzikler dinliyordum işte; Sting dinliyordum, pop jazz dinliyordum, rock dinliyordum, Metallica’ dan tutunda, klasik Türk Müziğine , klasik müzikten caza hoşuma giden ,o vakitler beni saran herşeyi dinliyordum, bir şekilde besleniyordum aslında ama Bilgi’de biraz daha caza yaklaştık.

Hani önceden kendimce dinliyordum, dinlediğimide zannediyordum ama orada tabi daha profesyonel anlamda, analiz ederek dinlemeyi öğrendik. Bası ayrı dinlemeyi, davulu ayrı dinlemeyi, bakın şuraya dikkat edin, bakın burada A Fikri var, burada B var burada C var, bak işte şu kadar Chorus çalınıyor, işte interlude var, şu var bu var deyip, hep böyle çözümlemelerle, daha ayrıntılı dinlemeyi öğrendim, işte zaten asıl olayda ondan sonra başlıyor. Ama bu seferde aslında müzik dinleyememeye başlıyorsunuz.

Malesef.

Çünkü çok fazla şeye dikkat etmeye başlıyorsunuz. Çok fazla şeye takılıyorsunuz. Saçma sapan işte şurada şunu yapmış ne güzel olmuş orada solo çalınırken (Gülüşmeler ) , ne güzel hareket yapmış basçı gibi şeylere takılmaya başlıyor insan ister istemez. Bilgi Üniversitesi’ nde tabi daha genel olarak Jazz, Funk, Soul, R&B gibi müziklerle içiçe olduk, ‘’ensemble’’larımız oldu ( ‘’topluca çalım, gruplar ’’ babında ). Genel olarak söyleyebileceklerim bunlardır. Yani biraz geç başladığımı söyleyebilirim. Lise sonrası yani. İlkokulda başlasaydım çok daha iyi olurdu diye tahmin ediyorum.

Böylece ikinci sorumuzun cevabını da hafiften almış oldum ben. Çünkü ikinci soruda caza geçişinin nasıl olduğuna dairdi. Kendin mi keşfettin, birileri mi yönelttiydi. Birde kendin yönlendiysen cazda en çok ne çekti seni idi.

Aslında bunu şöylede açabiliriz. Ben Klasik Türk Müziği’ ni de çok seviyorum, hatta geçen senelerde koro çalışmalarına katıldım ve solist olarak koroların önünde çıkıp şarkıda söyledim, yani Klasik Türk Müziği’ ni de icra etmeye çalışıyorum kendimce ama asla bu işin ehli bir profesyonel kadar iyi olduğumu söylemem. Böyle birşey haddime düşmez. Tam olarak aslında o anda ne istediğimi bilmiyordum.

Ama öyle bir bölüm yoktu işte, Müjdat Gezen’ de de tam karşılığı yoktu bizim aldığımız eğitimin. Bilgi Üniversitesi’ ndeyse hakikaten Caz bölümüydü. Ama benim istediğim sadece Caz değildi, aslında ben böyle çok kategorize etmeyede karşıyım.

Bana göre iyi müzik olmalı, bu illa caz olacak diye birşey yok. Biz o şekilde girdik, oradan aktı gitti olay. Yoksa illa Caz yapacağım diye bir kaygımda yok benim. Sting’ de çok güzel müzik yapıyor, Jamaraquai’ da çok güzel müzik yapıyor, Türkiye’ de de mesela çok iyi pop müzik yapan insanlar da var, yahut Safiye Ayla’da, Münir Nurettin Selçuk’ ta çok güzel müzik yapmışlar, inanılmaz birer yorumcu ikiside. Hepsinin farklı bir tadı var. Hani albümümünde adı Caz İstanbul Volume 1 olunca çok böyle cazcı gibi göründüm. Bunuda biraz müzik marketlerde albümün duracağı yeri belirlemek açısından yaptık biraz. Kategorize etmek zorundaydık çünkü albümün içinde Türküler var. Ve onu yazmasak kapağa, Türk Halk Müziği bölümüne koyarlar o albümü ve sadece Türk Halk Müziği dinleyen insanlar onu alır ve derki yahu bu ne ya, ne alaka falan der hiç caz dinlemiyorsa yani.

Yahutta caz dinleyicisi ulaşamaz, haberi olmaz…

Yani o da ulaşamaz, işte böyle kopuk bir durum olmasın diye…

Ama bence güzel bir strateji olmuş.

Böyle birşey yükledik. Zaten ağırlıklı olarakta caz çalınıyor albümde de ama öyle de illa takılıp kalacağız orada, hep caz yapmalıyız gibi bir duruşta olmasın, öyle gözükmesin yani. Bundan sonrası çok farklı bir yerede gidebilir. Yine aynı kıvamda da devam edebilir.

Sonuçta hepimiz sürekli yenileniyoruz ve farklı yerlere bakarak yürüyoruz. Doğrularımızda zaman içinde gelişiyor ve değişiyor. Çokta takılmak istemiyorum aslında bu sebeple o olaya. Önemli olan iyi ve hissiyatlı müzik yapmak.

Sonuçta duyguların bir nevi çevrimi müzik ve dönem dönem değişik ruh hallerine bürünüyor insan, bunuda değişik tarzlarla ifade etme gereği duyabiliyor müzisyen. Bu yüzden de hak veriyorum sana o konuda. Peki albüme değinecek olursak, Türküleri Caz’a adapte etme fikri orjinal bir fikir, bu fikir nereden çıktı, bize biraz bundan bahsetseder misin?

Jülide: Aslında çok orjinal bir fikir değil bence. Hani sen böyle düşündüğün için teşekkür ederim ama bunun çok yapılmış örnekleri var, yani bunu ilk defa ben yapmış değilim.

Tabi ama aranjeler olarak bakarsak.

Şimdi benim ilk dinlediğim bu şekilde Tülay German olmuştu. Esin Avşar’ın da var, bir takım böyle denemeler, birkaç isim daha da var şu an aklıma gelmeyen. Senem Diyici var mesela birde. Ama şöyle birşey var, bende bunu yapmak istiyordum ve yaptım. Şey gibi herkesin önünde malzeme var, herkes bir yemek yapar, işte sizinkini beğenmezlerde öbürünü beğenirler, bende denemek istedim, çünkü çok yapmak istediğim birşeydi ve bunu daha kendi müzikal kafama uygun müzisyenlerle yapmak istedim. Zaten çalıştığım arkdaşlarımda hep okuldan, benim bakışıma, benim görüşüme sahip olan insanlar, onlarda çok destek oldular sağolsunlar.

Zaten çalıştığın insanlarla kalbin atmıyorsa aynı anda olmuyor bu iş.

Tabi ki. Önceden de çünkü çalmaya çalıştık birkaç kere, basçı bulamadık mesela. Birkaç basçı şey dedi hatta; ‘’ Biz böyle projede çalmayız ’’. Hani Türküler çalınacak ya, böyle şeylerde var hani beğenmeyip, burun kıvıranlarda oldu. Bunu da gayet net bir şekilde her yerde de söylüyorum. Yani kısaca bizde yapmak istedik, bir şekilde biraz daha farklı yapmak istedik, mesela genelde yorumcular şan tekniği kullanarak yorumluyorlardı önceki örneklerde, ben farklı olarak ne yaptın dersen şan tekniği kullanmadım, yani bizde okulda şan tekniği aldık ama ben şan tekniğiyle bir pop şarkısının söylenmesinide, bir türkünün, bir jazz standartının söylenmesinide doğru bulmuyorum. Bana çok hitap etmiyor.

Neden?

Şan tekniği çünkü Arya söylemek içindir. Eski dönemlerde ortaya çıkmış birşeydir. Amfi tiyatrolarda o dönem mikrofon yok, ses sistemleri yok, sub baslar yok, o yok bu yok, siz orada çıktığınız zaman öyle ‘’volume’’lü bir ses çıkarmanız gerekiyor ki, oradaki insanlar sizi duysun, akustik olarak orası zaten uygun ama şimdiyi düşünün, öyle birşeyi anca klasik müzikte gerçekleştirbilirsiniz. Ve o teknik bence sadece o müzik içinde güzel. Albümde de ben özellikle ona dikkat ettim, düzenlemeler ona göre yapıldı, öyle deneyelim dedik bizde.

Güzelde bir sonuç elde ettin bence.

Teşekkür ederim sağol.

Birde siz bu albümü çok önceden kayıt ettiniz, piyasaya çıkması çok gecikmeli oldu, neden böyle oldu?

Jülide: Biz albümü kendi imkanlarımızla kayıt ettik, sponsorumuz vardı kayıt ettik, o sırada bize çok ünlü bir firmadan, EMI’ dan teklif geldi, bu albümü çıkarmak üzere, Blue Note serisinden çıkartalım dediler ve tabi biz buna o dönemde çok sevindik. Aslında benim birazda derdim, Türkiye’ deki caz müziğini ve caz müzisyenlerini tanıtmak, bizdeki bu müziğin içine Türk motiflerinide yerleştirmekti, hani böyle maksimum seviyede değil ama en azından Türk müzisyenlerin çaldığının anlaşılmasını istemek gibi bir derdim vardı ve albümde bunuda yakalamaya çalıştık.

EMI’ dan böyle bir teklif gelince haliyle çok sevindik, EMI’ dan çıkarsa çünkü Amerika’ daki bir müzik markettede raflarda olur, Hollanda’da da olur,orda olur burada da olur aman ne güzel diye sevindik tabi. Bir süre bekledik, o ara bu krizsel durumlar başlamıştı zaten müzik piyasasında, albüm satışları olmuyordu, insanlar internetten indiriyorlardı artık şarkıları, hal böyle olunca ve albüm satışları düşünce bu sefer EMI’ daki yönetim değiştiğinden, senede belki 20 albüm çıkarırken bir iki albüm çıkarma kararı aldılar.

Bizimkisi de birden böyle askıda kaldı gibi oldu. Ama hala beklemeye devam ediyorduk. Ben dedim hani ben çok beklemek istemiyorum. Neyi bekliyoruz, niye bekliyoruz ki, kendimiz çıkaralım, biz basalım dedim. Bizde o arada Kadıköy Müzik’ in kendi yapımları olan, bir takım rock gruplarını; Çamur, Deli gibi grupların albümlerini basmıştık. E dedik madem böyle bir şansımız var, bütün haklarıda bizde olsun, zaten piyasanın durumu belli, çok büyük bir firmadan da çıkarsanız, size tanıtım mı yapacaklar, yoksa klip mi çekecekler, kimse size birşey vaadetmiyor, kimsede taşın altına elini sokmuyor.

Yani…

Aynı şey olacak hiç değilse bütün haklar bizde olsun dedik, öyle bir mantık yürütüp kendimiz çıkardık sonunda da. O yüzden de 2 seneye yakın bir zaman geçti o arada. Ama herşeyin bir zamanı var, belkide böyle birşeyin olması iyide oldu, o arada tabi bebeğimiz oldu falan. Belki acele etseydik albüm yürümeye başlayınca, çocuk fikrini ertelemek durumunda kalacaktık, şimdi sırasımı bebeğin, ay işte albüm çalınıyor, iyi oluyor falan deyip onu erteleyecektik. Belki de onun kısmetiymiş bu olayların böyle olması.

Peki gelecekte nasıl projeler var, böyle orjinal projeler var mı ve 2. Albüm kısmetse ne zaman?

Jülide:Bu albümü daha yeni çalmaya başladık, çıkalı 1 seneyi geçmesine rağmen. Onunda sebebi, sen hatta albümün çıktığı günü biliyorsun, hep beraber çalıyorduk yılbaşında ve ben 7 aylık hamileydim. Kısa bir süre sonrada doğum gerçekleşti, doğumdan sonrada bebeği emzirme dönemi falan derken, malum çok fazla uzaklaşmak olmuyor en fazla 3 saat uzaklaşabiliyorsun, yalnız bırakıp bir yere gidemiyorsunuz, böyle bir durum oluyor. Biz çok istiyoruz seni dinlemeyi, niye bir yerlerde çalmıyorsun deniliyordu ama bu sebepten dolayı olaylar böyle oldu.

Senin elinde olmayan bir sebepten dolayı kısacası.

Evet, ters bir zamanlama oldu o anlamda. Ben açıkcası 2. Albüm için çokta acele edilmesi gerektiğini düşünmüyorum, biraz dünyada pompalanan sistem tüketim biliyorsun, herşey hemen olsun üzerine kurulu, hemen yapalım, hemen bitsin, hemen piyasaya çıksın. Şimdi yaptığınız şeyin bir standartı olsun istiyorsanız, hele ki bu sanatla ilgili bir şeyse, heykelse, resimse, film çekimiyse, mutlaka altının çok dolu olması gerekiyor, ön hazırlığının çok fazla olması lazım.

Bana öyle deniyor işte bekleme fazla, arayı fazla açma falan, tamamda yani, bestelerini pişirmen lazım, onları düzenlemen lazım, sahnede o pişecek ki onu albüme koyacaksın, onun bir süresi var yani, öyle 5 dakikada hemen hop çaldık oldu tamam bir stüdyoya girelim basalım falan değil olay, ben bu kadar açıkcası rahat olamıyorum, birde ilk albüm çok olumlu tepkiler aldığı için 2. Albümün standartının da en az onun kadar iyi olması lazım, hatta daha da iyi olması lazım, yani hep daha ileri gitmek lazım, bu da pek kolay birşey değil, maddi anlamda da kolay birşey değil, şu anda da yapmamız pek mümkün değil ama zaman içinde de belki yine yapamayız, maddi gücümüz olur mu olmaz mı bilemiyorum karar verdiğimizde de, şu anda öyle birşey yok ama sponsor bulunursa mutlaka devam etsin isteriz tabi ki.

Ölene kadar albüm yapayım. Belki 80 yaşında da yaşıyor olursam yapayım yani.

İnşallah.

Çok güzel birşey çünkü insanlarla o müziği paylaşmak, insanlara bir şekilde ulaşmak, onların gelip sizi dinlemesi, bir şekilde onların kalbine dokunmak çok önemli birşey yani tarif edilmez bir duygu. Aynı zamanda çok ciddide birşey, çok büyük bir sorumluluk benim için. Bu yüzden 2. Albüm’de de çok ciddi ve dikkatli hareket etmek zorundayım.

Peki Caz müziği ülkemizde şu an için nerede sence, bir de daha ileriye taşınması için sence neler yapılabilir?

Türkiye’ de Caz müziği biraz salyangoz satma olayı gibi aslında. Çok küçük bir kitle dinliyor..

O kitlenin birazı da ben kalbur üstüyüm demek için dinliyor sanki…

Aslında belkide bu yüzden halk içinde çokta iyi bir intibası yok. İlk duyum olarak, hani müzik eğitimi almış ya da müzikten anlayan insanların kavrayabileceği çok zor bir müzik, ulaşılmaz bir müzik olması durumu var, bir de hani hava atma aracı olarakta kullanılmış bugüne kadar.

Türkiye’ de hakikaten çok iyi caz müzisyenleri var. Zaten Nardis’ in programlarını, festival programlarını takip edenler çok iyi bilirler. Bu küçük bir kitle, ben % 10 – 15 ‘ i geçtiğini zannetmiyorum Türkiye’ de ama biraz bunada kızıyorum, insanlara bunu sevdirmeye çalışmak lazım bence. Mesela biz bir vakit Ortaköy meydanında belediyenin organize ettiği bir konser dinlemiştik. Bir Big Band kurmuşlar.

Gittik dinlemeye, arkadaşlarımızda çalıyorlardı o orkestrada. Orada öyle enteresan sololar çaldılar ki bazı müzisyenler, orada konseri dinleyen halk artık kulaklarını falan kapattı, arada ‘’yeter yeter’’ ,yaptılar, hadi gidin gibisinden. O gün çok şaşırmış, çok üzülmüş ve çokta düşünmüştüm. Bu tip organizasyonlarda bence birazcık insanları yakalayacak şekilde çalmak lazım. Ya da onların anlayacağı yalınlıkta çalmak lazım.

Aman siz kimsiniz ya, biz işte bunları çalmak istiyoruz ve çalıyoruz diye bir tavır takınamazsınız böyle bir halk ortamında çalıyorsanız. Ve işte orada insanlar kopup, daha da uzaklaşıyorlar. Mesela benim aile çevremdeki insanlarda Caz dinlemiyorlar. Caz deyince, daha başka müzik yokmuydu, ne alaka falan diyenler de oldu..

Kafada bir önyargı,bir kalıp var çünkü caza yönelik.

Evet ama bunun sebebi birazcıkta bugüne kadar Türkiye’ de çalan müzisyenlerin yüzünden, onlar yapmış bunu böyle birazda. Anlaşılmaz olmak, çok fazla klasik caz çalıp, müziğe bize ait birşey katmamak, şimdi şimdi yapılıyor ama yine de az sayıda olduğunu düşünüyorum. Birazcık kendi kültürümüzün donelerini alıp bu müziğin içine yerleştirmemiz lazım.

Özünde aslında Caz bizim müziğimiz değil ama Rock’ ta bizim müziğimiz değil. Bizim diyebileceğimiz müzik dersek Halk Müziği, Klasik Türk Müziği ki bunlarda Osmanlı’ dan gelen müzikler yani. Bunlar salt Türklerin müziğimi hani biz eğer Türksek. Benim yapmaya çalıştığım şey Türkiye’ li bir müzik yapmak. Albümü yaparken de hedeflediğimiz şeylerden biride şuydu, normal bir vatandaşta dinleyebilsin bu albümü, en azından dinlenebilirliği olsun. Tamam biz yine Caz çalalım ama hiç müzik dinlemeyen, ya da sadece vasata hitap eden müzikleri dinleyen insanlarda, en azından albümdeki bir ya da iki şarkıyı dinleyebilsinler ve gördük ki bu mümkün olabiliyormuş.

Öbür türlü sadece Klasik Caz çaldığınız zaman karşı taraf hiçbirşey anlayamıyor. Ben çünkü onların yerine kendimi koyuyorum, bende ilk kez caz dinlediğimde çok korkmuştum, dedim ki ben nasıl anlayacağım, nasıl algılayacağım bu müziği. Halbuki dinleye dinleye algılanmaya başlayan bir müzik türü Caz. Yoğun bir müzik. Dediğim gibi belli bi birikim gerektiriyor ama dinledikçe ve insan içine girdikçe de, bu seferde basit müzikler, ortalamaya hitap eden müzikler müthiş rahatsız etmeye başlıyor. İnsanlarımız bundan anlıyor deyip vasat müzikleri pompalıyorlar ve seçenek bırakmıyorlar. Bizim de, yapabilirsek insanların müzikal gelişimlerine birazcık katkımız olsun.

Kesinlikle öyle, çok doğru bir noktaya parmak bastın.

Yani çok abes geliyor bir yerde, dinleyemiyor insan. Ama dediğim gibi iyi müzik kriterini ben hep kendime örnek alıyorum. Caz’ da benim bu dediğim anlamda yapılıyorsa benim için birşey ifade ediyor. Hani bir tansiyonunun olması lazım, bazı yerlerde yükselmesi, bazı yerlerde çok sakin olması lazım, çalan insanların egolarının olmaması lazım. Çünkü müzisyenlerde ve sanatla uğraşan birçok insanda maalesef bu ego dediğimiz hadise var ve bu egoları frenleyemiyorlarsa her kafadan bir ses çıkıyor ve maalesef müzik böyle olmuyor, hele ki böyle kalabalıksanız, herkesin çalacağı veya susacağı yeri bilmesi gerekiyor. Birbirini dinlemesi gerekiyor. Şey gibi ya… Baharat atmak gibi.

Atıyorum iki kişilik yemek yaparken bir su bardağı nane koyamazsınız. Bunun gibi herşeyin bir dozunun olması gerekiyor ve tabi bunun yanında hissiyatta çok önemli. O da işte insanların karakteriyle ilgili birşey. Virtüözlük derecesinde iyi çalan bir müzisyen çoğu zaman hissiyatlı olamayabiliyor bana göre. Dinliyorum ve hiçbirşey ifade etmiyor bana. Ama adam daha düşük seviyededir çalan o adamdan ancak tuşesi o kadar iyidir ki, kendini ifade edebildiği o kadar farklı şeyler ortaya koyabiliyordur ki işte o adam gibi adamlar bende çok derin etkiler bırakıyor.

( Ev Caddeye baktığı için seçim arabalarının saçma sapan jingleları bir anda bizi susturuyor ve gülmemize sebep oluyor.) Tabi sen soru soruyorsun ama ben ordan oraya, ordan oraya başka yerlere gidiyorum.

Güzel güzel, boşver, devam et.

Türkiye’ de çok iyi müzisyenler var, şimdi ben isim vermek istemem çünkü atladığım isimler olabilir, onlara ayıp olur. Ama bence daha fazla Türk müziğinden ya da Halk müziğinden beslenilmesi lazım. Biz çünkü bu müziklerle büyüdük, bunların yaptığımız tüm müziklerin içinde hissedilmesi lazım.

Nasıl ki biz bir Hintli müzisyenin yaptığı müziği dinlerken, ya bu adam Hintli diyorsak, ki yüzde yüz diyoruz, şarkıda söylese o adam, kemanda çalsa bu kesinlikle Hintli diyoruz. Klasik müzik eğitimi almış ama bir Hintli gibi çalıyor mesela. Bunu anlamamız lazım. Bence budur.

Açıkcası ben öyle Amerikalıyım gibi hissetmiyorum. He idareten söylemeye çalışıyoruz, müzikallerden şuradan, buradan. Bende kendi projemde bunları söylemiyorum şu an sahnede ama onun dışında söylüyorum, ya da daha önce standartlardan oluşan programlarımızda oldu klüplerde falan. Ama birkaç tane söyledikten sonra, biraz dilde önemli tabi, ama konuştuğum dilde söylemeyi daha çok tercih ediyorum. Yani bu İbranice’ de olabilirdi, Rusça’ da olabilirdi, o zamanda o dillerde söylemeyi tercih ederdim.

Çünkü öyle şeyler söyleyenlerde oluyor. İşte Türkçe sözlü Caz olmaz falan gibi ya da Türkçe sözlü Rock olmaz falan gibi. Böyle kafalarda var, hala bu tip şeylere takılan zihniyetlerde var ama oluyor yani. Bence olmaz diye birşey yok, hele ki müzikle ilgili sanatla ilgili birşeyse, sanatçının önüne siz böyle bir set çekemezsiniz. Olmaz diye birşey yok. Denenir, kimine göre olmamıştır, kimine göre olmuştur, kimine göre de ehtir.

Bunları çokta kriter olarak almamak lazım. Ben bunu yapmak istiyordum ve yaptım, Türk müzisyenlerin bunları kullanması lazım. Ben böyle hissediyorum diye belkide böyle olması gerektiğini düşünüyorum ama böyle hissetmiyor olmakta bana biraz enteresan geliyor. Çünkü bir Amerikalı gelip burada ne kadar klasik Türk müziği icra edebilir. Mesela bir ud öğrenip, ne kadar bir Klasik Türk müzisyeni gibi çalabilir bir udu yahut kanunu. Çalar, belki teknik olarak doğru çalar ama o hissiyatı veremez bence. Aynı şeklide bence bir şarkıcı gelipte bir Münir Nurettin Selçuk gibi yorumalayamaz bu tarzda bir parçayı. Aynı şekilde bence bizde onlar kadar yorumlayamayız. Ben bunu kabul ediyorum, iyi taklit edilebilir ama o kadar orada kalır, onun dışında bir yere gitmez.

Bunun için, onlar gibi çalmak isteyen bir insan, gidip orada birşeylerden beslenmeli.

Evet, öyle hissediyorsa birşey diyemem ama ben öyle hissetmiyorum açıkcası.

Sen daha içimizden bir müzik yapmak istiyorsun.

Evet. Bana göre bırakalım onlar yapsın oraya özgü müziği. Bizde çalalım tamam ama kendi içimizden birşey katarak çalacaksak çalalım. Kendi hissiyatımızı bu müziğin içine yerleştirelim. Nasıl Rock’ ta yapıyoruz bunu. Bir Moğollar ya da bir Barış Manço zamanında nasıl çıktı veya şu son 3 – 5 senedir bir rock patlaması oldu, nasıl oldu , olmaz olmaz deniyordu.

Gayet de güzel oldu, demek ki olabiliyor. Önemli olan onu hissetmek ve onun arkasından gidebilmek bence. Yoksa zaten öbür türlü yapılıyor, çalınıyor bu müzikler, coverlarda çalınıyor, güzel bir şekilde de çalınıyor ama orada kalır işte, hiçbir şey olmaz siz birşey katmazsanız. Zevk için tamam çalalım söyleyelim, eğlenelim, insanlarda dinlesin gidip, bana göre odur o hal. Bu da karşı tarafa bir yere kadar birşey verir.

Ben o gibi şeylerde çok mutlu olmuyorum, söylüyorum arada ama kendi albüm projem beni çok daha mutlu ediyor. Yoksa TRT Caz Orkestrasının önünde bir standart yorumlamak müthiş zevkli, müthiş bir keyif, bunuda yaptım biliyorum ama Türkçe sözlü olsa mesela ya da içinde az da olsa minik minik bizden parçalar olsa mesela…Bu tip çalışmaların en büyük faydası müzikal tecrübe katmasıdır, öğrendiğiniz her yeni bilgi size artı olarak eklenir.

Çok daha kolay algılar insanlar birde…

Jülide: Ve de çokta farklı olur. Çünkü öyle düzenlemelerde var biz dinledik mesela birkaç konserde, öyle enteresan şeyler vardı ki dedim biz niye böyle birşeyler yapmıyoruz, mesela Kamil Özler’in konserini izlerken, oturduğumuz yerde tüylerimiz diken diken oldu. Bence bunun yapılması lazım, çok değerli insanlar var. Birde işin bu tarafına burun kıvıranlarda çok. Biz ilk çalacağımız zaman müzisyen bulamadık.

İşte ben böyle projede çalmam, ahh türkü mü çalacağız diyende, burun kıvıranda çok oldu. O kadar ağırımıza gitti ki, ya ne demek yani, niye bunun türkçe yapılmasından bu kadar rahatsız olunuyor, niye? Standart çalacağımız zaman herkes koşa koşa geliyor ama. Yani çok garip birşey. Tam tersinin olması gerekirken burada tam tersi bir durum söz konusu…

Bence dediğim şekilde davranılırsa herşey çok daha güzel yerlere gidecektir ki bunu yapanlarda var yani hemde sağlam yapanlar var. Ama daha da fazla yapılması lazım çünkü bence yeterli değil, çoğunluk klasik caz üzerinden devam ediyor.

Bilginin müzik performans bölümünün kapatılması hakkında ne düşünüyorsun?

Kapatılması konusu tamamen düzenle ilgili yine, yine paracı sisteme geliyor olay, işte güya üniversite para kazanamıyormuş bizim bölümden ve bizdeki burslu öğrencilerden para gelmiyormuş hiç, ki öbür bölümlerden acaip paralar gelmesine rağmen…

Bölümde gerçekten çok ciddi müzisyenlerin yetişmesine rağmen , bunlar ki daha yeni yeni ortalarda gözükmeye başlıyorlar ve bu önemli değer belki bir 10 sene, belki 20 belki 30 sene sonra anlaşılacak. Türkiye’ de biraz geç anlaşılıyor bazı şeyler maalesef. Şu anda bu bahsettiğimiz isimlerin % 80’ i, genç jenerasyondan bahsediyorum yani, hatta % 90’ ı hep Bilgi üniversitesindendir. Bu çok ciddi bir orandır.

Kısacası müzik piyasasında aktif olarak çalışan insanlar hepsi.

Çok önemli bir bölümdü. Piyasada aktif olarak çalanlarda olsun, daha sanatsal işlerle uğraşanlarda olsun, hep bizim Bilgi Müzik bölümünün bir parmağı vardır. Ya düzenleyen insan oradandır, ya grup oradan oluşmuştur vs. Kısacası çok ciddi müzik organizasyonlarının içinde hep onların adını görürsünüz. Bizim okuduğumuz jenersayondan birkaç mezun daha sonra kapatıldı bölüm. Hatta ben geçen orada okuyan bir arkadaşım var provaya gittik okula, bizim okuduğumuz zamanda orada öyle bir stüdyo yoktu mesela.

Para geliyor çünkü ve biz şaşırdık yani, piyano var, içerde profesyonel kayıt alınabiliyor, her türlü teçhizat var, acayip güzel bir yalıtım var, ferah, çok şık, çok güzel bir stüdyo, hani orada canlı profesyonel kayıtlar alınır. Piyano falan nerede bizim zamanımızda, canlı kayıt alınacak falan ama bu seferde öğrenci yok. Çünkü paralı insanları öncelik olarak kabul edip, onları almayı tercih eden bir zihniyete dönüştüğü için oradaki yönetim, hani burslulardan para kazanmıyacağız, onlar gitsin ne halleri varsa görsün veya buraya gelmesin başka üniversiteye gitsin diye bir zihniyet yerleşince tabi, ne oluyor çok zengin bir ailenin çocuğu ben tone meister olmak istiyorum, kayıt yapmak istiyorum, beni Bilgi Üniversitesi’ nin müzik bölümüne gönderin falan dediğinde oraya girip, parasını verip okuyor artık.

Türkiye’ de malesef şöyle bir şey var, insanlar müzikle veya sanatın diğer dallarıyla uğraşan insanların kafalarının yeterince çalışmadığını, hani bir mühendisliği kazanamadı, işletmeyi kazanamdı, bir doktor olamadı da, kafası çalışmıyordu da onun için müziğe yöneldi gibi saçma bir önyargıya sahip

Halbuki sanatla uğraşmak, müzikle uğraşmak hem çok ciddi bir zeka gerektiriyor, hem de bir enstrüman çalıyorsanız vücut koordinasyonu, hissiyat gerektiriyor ve bunların üçünün de çok dengeli bir düzeyde çalışması gerekiyor. Yani çok ekstra özellikler gerektiren şeyler bunlar.

Malesef Türkiye’ deki insanların genelde zihniyeti bunu algılayabilecek durumda değil hala. Çünkü müzik hala çok vasat düzeyde, televizyonlardan pompalandığı kadarıyla biliniyor, çok az bir kesim takip ediyor, çok takip etmek isteyipte maddi gücü yetersiz olan insanlarda var küçük bir kitle olsada ama işte demin dediğim gibi bu ve bunun gibi zihniyetlerin eseri olarak bu müzik bölümü eninde sonunda kapanacak.

Çünkü müzik böyle para verilip altından kalkılabilecek birşey değil, bu zaman içinde bu da ispatlanacak. Bazı konservatuvarlarda torpiller dönüyor, işte arada ders alınıp sınavların kazandırıldığını da biliyorum ama yeteneği gerçekten olmayan bir insan, bir sene içinde bir şekilde kendi kaçar gider oradan. Düşünebiliyor musun 4/4’ lük ölçü vuramıyor adam, o his yok ki adamda nasıl vursun? Ya da Do sesine basıldığında adam Mi veriyor ve iddia ediyor diyor ki ben onun aynısını veriyorum diye, yani onu algılayamayan adam orada nasıl durabilir ki, nasıl barınabilir ki, kendisi rahatsız olur ve böyle torpillerle ya da paralarla girip, bir süre sonra altından kalkamayacaklardır. Netice de müzik bir hissiyat işidir, sadece teknikle de hiçbirşey olmaz, parayla pullaysa hiç olmaz.

Şu anda sadece ses teknolojileri eğitim var değil mi orada?

Evet. İnşallah o doğru düzgün yapılıyordur ama o da öyle para verilipte yapılacak birşey değil. Çok iyi tone meister Türkiye’ de çok azdır, iyi olanların hepsininde geçmişine bakıldığında hepsi müzisyendir. Müzisyen olmayan adam tone meister olamaz, kesinlike olamaz. Bir müzisyenlik geçmişi olacak çünkü siz anlatamıyorsunuz sahneye çıktığınız zaman. Karşınızdaki adam size şunu söylüyorsa ‘’dışarıda çok iyi’’ diye, zaten orada anlıyorsunuz. Dışarıda çok iyi ne demek? Hani gerçekten müzisyen olsa gelip sahneye çıkıp dinler, sizin monitörlerinizi dinler, birbirinizle olan dengenize bakar.

Belki o anda trompetin sesi çok yüksek ve ben kendi monitörümden kendimi duymuyorum trompeti duyduğum kadar veya davulun sesinden kemanı duymuyorum. İşte o dengeleri kurmak için adamın bir müzisyenlik geçmişi olması lazım, amatörde olsa bir grupla çalmış olması lazım, ucundan da olsa onu tecrübe etmiş olması, tadına bakmış olması lazım.

Mevzu ne, onu anlayabilmesi lazım ki tone meisterlık yapabilsin. Yoksa tamamen piyasa şartlarına göre tone meister olunuyor ve şu anda da Türkiye’ de ki sistem de bu. Hani 5- 10 kişiyi geçmez ciddi tone meister diyebileceğimiz kimse sayısı.

Yok malesef gerçekler bunlar, bu gerçekler acıysa bizim yapabileceğimiz pekte birşey yok… Peki yakın zamanda Nardis’ te bir vokal yarışmasının finalleri olacak, sen burada derece alan arkadaşlara yahut genel konuşmak gerekirse caz vokalle ilgilenen arkadaşlara veya caz müziğiyle ilgilenen müzisyenlere neler önerirsin?

Ben aslında yarışmalara çok karşıyım..

Tabi ki de.

Zaten Nardis’ in internet sitesinde de buna aslında karşı oldukları belirtiliyor, onlarda karşılar bu olguya. Tabi şöyle bir artısı oluyor insanlara bir mecra oluşturuluyor ve orada kazanan insanlar bir yerlere gitme şansını yakalıyorlar, bir takım imkanlara sahip oluyorlar. Neye göre değerlendirebilirsiniz ki jüri olmakta çok zor.

İfade şeklinin ödüllendirilmesi gibi birşey bu? Çok saçma birşey ama…

Güzellik yarışmalarıda bana hep saçma gelir.

Kime göre güzel di mi?

Ben mesela zayıf değilde toplu birinden hoşlanıyorum mesela, ya da standart güzellik kavramı nedir, aslında onu tartışmak lazım, müzikte de bu böyle. Adamın sesi kısktır, bir oktavdır, kirlidir ya da ama adam çok güzel şarkı söylüyordur. Mesela Leonard Cohen ya da Joe Cocker gibi. Ama malesef artık belli şeylerin, belli standartları oldu.

Onlara neler tavsiye edebilirim, yine kendi kültürümüzü biraz koruyarak, çokta kopmadan birşeyler yapmaya çalışmalarını öneririm haddim olmayarak yani. Ben böyle birşey yapıyorum diye herkeste böyle birşey yapmak zorunda değil tabi ama bana bu samimi geldiği için böyle olmasını öneririm. Tabi böyle düşünmeyen, böyle hissetmeyen biri içinde, niye böyle yapmıyorsun demekte pek doğru birşey olmaz, öyle hissediyorsa da ne mutlu onun için.

Sonuçta neyi samimi buluyorsan onu yapıyorsun hayatta, o yoldan gidiyorsun, yoksa zorla olmuyor yani.

Sanırım şöyle de diyebiliriz. Kendilerini en doğru ifade edebilecekleri şeyi arasınlar.

Kesinlikle. Umarım bu yarışma onların hayatında önemli bir yer tutar, istedikleri kapıları açar, zaten müzikalitesi düşük veya çok vasat müzikler dinleyenlerin, çok vasat müzikleri söylemekten hoşlananların bu yarışmada finale kaldıklarını zannetmiyorum, ödül alanlarda genelde belli bir birikimi olan, belirli bir standardın üstündeki insanlardır, umarım hakedenler kazanır ve istedikleri yollar açılır onlara. Vakti zamanında benim sınıf arkadaşlarımda katılmıştı o yarışmaya, Evrim Özşuca çok iyi vokaldir mesela, Ferhat Öz. Onlar birlikte bir albüm kaydı için Fransa’ ya gitmişlerdi yanılmıyorsam. Bu tip şeyler çok güzel, müziğin böyle bir avantajıda var işte.

Bende mesela hiç yurtdışına çıkmamıştım hep müzik sayesinde gittim yurtdışında bir yerlere. Hem sevdiğin işi yapıp hem de farklı yerler görmek, farklı yerlerde kalmak çok hoş. Yurtiçi içinde öyle, beraber mesela Antep’ e gitmiştik. Hiç hayatımda Antep’ e gitmiyorum ama bir anda konser yüzünden gidiyorum, geçen Adana’ ya gittim mesela. Bu sayede çok farklı insalarla da, çok farklı kültürlerle de tanışma şansın oluyor, çok önemli birşey, birde herkese nasib olmaz, böyle bir tarafıda var.

Ama zor taraflarıda var, dışarıdan görüldüğü gibi kolay değil, biz hakikaten zor bir yolun içindeyiz şu anda, çünkü hiçbirşeyin garantisi yok, maddi anlamda da bunu biraz irdelemek lazım, biz hani açıkcası direniyoruz şu anda. Göründüğü gibi değil yani hiçbirşey. Zaten biraz direnmekte gerekiyor. Yoksa işin kolay yollarını da seçmek mümkün.

Acı olmadan tatlı olmuyor zaten, bu yola baş koyduysan, biraz onları göze alıp giriyorsun. Yani müzisyeninde en büyük sıkıntısı bu zaten, keşke biraz daha az bu sıkıntılar çekilse diyebiliriz ama aslında bu yaşanan sıkıntılar sanatla uğraşan insanların, müzisyenlerin biraz da beslenmesini sağlayan şeyler…

Kesinlikle zorkluklar olgunlaştırıyor, tecrübe kazandırıyor. Birde şunu unutmamak lazım insan ne yaşarsa yaşasın, şimdi biraz bizim bu yönden bir görgüsüzlüğümüzde var, en solcu geçinen ya da çok fakirken biraz daha fazla para kazandıkları vakit insanlar ya da işte çok iyi bir arabaya binmeye başladıkları vakit, çok iyi bir ev sahibi oldukları zaman, hemen kopuyorlar halktan.

Benim çevremdeki arkadaşlarım bile araba sahibi oldukları zaman ve bir yere gideceğimiz zaman, ‘’ Otobüse mi bineceğiz? Sürünemem hiç otobüslerde ’’ diyebiliyorlar. Ya ne demek ya otobüse binenler insan değil mi? Bunları unutmamak lazım hiçbir zaman. Yani çok zengin bir ailenin çocuğu olarakta doğsanız, ki ben öyle değilim, sonradan da zengin olsanız, benim şu otobüse binmem lazım, vapura binmem lazım, o halkın soluduğu havayı solumam lazım. Çünkü öbür türlü çok steril yaşanıyor. Görmüyor insan. Hani sizin çok tasa ettiğiniz birşey belki o insanın hayatta görmediği birşey, onun ulaşamadığı birşey…

Ama onunda anlayamadığı birşey var Jülide, hani senin otobüsü yadırgayan tarzdaki arkadaşın gibi. O tarzda bir müzisyen ne üretirse üretsin, ürettiği şeyin samimi olmadığını anlayamıyor, farkında olmadan samimyetten kopuyor, o yüzden de kimseye ulaşamıyor, ya da kısa soluklu oluyor.

Şey gibi işte, yıllarca böyle solcu geçinip, para kazanınca sapıtıyor, bir tane uçak değerinde yüzük takıyorlar mesela, bunlar bana çok komik geliyor, bizde bakıp bakıp gülüyoruz mesela.

Gülündüklerinin farkında değiller ki.

Jülide: Çok abesleşmemek lazım. Tabi ki herkes standartını yükseltmek ister, insanoğlu rahata çabuk alışır, bu tartışılmaz birşey ama birazcıkta halden anlamak lazım, çokta uçup kaçmamak lazım. Biraz mütevazi devam etmek lazım hayata, öyle çok havalanmamak lazım, o çok sinir bozucu birşey. Hani böyle bir kriter var sanki, ben memnunum yani pazarıma gideyim domatesimi alıyım, vapuruma bineyim.

Benim hayatımda çok fazla şey değişmez, çok böyle uçsada kaçsada zannetmiyorum öyle çok değişeceğini, değişmeyecektir. Ben müsade etmeyeceğim en azından buna. İstemem öyle olmasını. Bu bir tercih meselesi, zaten çokta tuhaf bulduğumuz birşey, tabi ki hani birşeyler değişir ama zihniyetin değişmemesi şart. İnsanları anlayıp, iyi birşeyler çıkartmak istiyorsak eğer, buna çok dikkat etmek gerekiyor, kopmamak gerekiyor.

Son olarak şunu soracağım Genç Cazcıları daha önceden duymuş muydun? Ya da senin bizden beklentilerin nelerdir?

Tabi Genç Cazcıları duydum ama çok net açılımını bilmiyorum. Neler beklenebilir; şimdi mesela Türkiye’ de bir sürü festivaller düzenleniyor, çok büyük festivaller düzenleniyor ama yine dediğim gibi bir yabancı hayranlığımız var, yok Amerika’ dan bilmem kimi getiriyoruz, yok başka bir yerden bilmem kim geliyor. Tamam gelsin ama bizimde burada çok ciddi müzisyenlerimiz var. Yani bu gelen insanları Çırağan’ ın en lüks kral dairelerinde kaldırıpta, bilemem ne yapıpta, böyle yerlere göklere sığdıramayıpta bu kadar anlam yüklemekte çok manalı gelmiyor. Onlarda neticede birer insan. Türkiye’ de de çok ciddi müzisyenler var. Bence müzisyenlerimize biraz daha mecraların açılması lazım. Bence bu festivallerde Türk grupların ve müzisyenlerin daha fazla çıkması lazım.

Değil mi? Çırağan’da adamlara süit tutacağına iki tane genç Türk grubunu çıkarsınlar.

Evet iki grup hatta üç grup daha çıksın, böyle saçma sapan birşey olmaz ya. Yabancı hayranlığıda bir yere kadar yani. Bizde festival olduğu zaman bakıyorsun bir tane Türk grup çıkıyor, iki tane maksimum, bilmem kaç tane yabancı grup çıkıyor ama. Onları nasıl ağarlayacaklarını şaşırıyorlar, dünya kadar para akıtılıyor. Mesela Lenny Kravitz geldi o bütçelerle 50 tane grup çıkarırsın, Türkiye’ deki tüm Caz müzisyenlerini çıkarırsın hatta. Bir meydan konseri yapılabilir belki. Daha samimi olur.

Bir konserdeki yerli grup üyelerine kişi başı 150 – 200 YTL versen zaten o adamlar koşa koşa çalacaktır. O adamın tek amacı zaten sahneye çıkmak, ürettiği şeyi paylaşmak, para derdinde değil ki adam.

Ama işte malesef bu yabancı hayranlığımız devam ettiği sürece zor. Umarım Genç Cazcılar güzel şeylere vesile olurlar. Çünkü hakikaten çok çalmak isteyen insan var ve mekan yok. Hatta birkaç tane mekan var, şu anda ise bir iki tane. En istikrarlı giden de Nardis, Nardis’ in dışında İstanbul Jazz Center var, orasıda biraz insanlara yüksek geliyor fiyat bakımıdan.

İstanbul Jazz Center çok pahalı gerçekten de ben daha hiç gitmedim o yüzden.

Ben de hiç gitmedim.

Ben korkuyorum açıkcası gitmeye. Adam çünkü baştan söylüyor geleceksen diyor içki içeceksin, rezervasyon yaptırıyorsan masa kiralayacaksın, yok şu kadar yemek yiyeceksin falan diyor. Adam sana şartlarını baştan söylüyor. Ve ben zannetmiyorum ki orası dolsun hınca hınç bir şekilde. Çünkü paran varsa gel yoksa gelme diyor. Bence çok ama çok yanlış birşey.

Jülide:Bir kısım dinleyici de, gitmek isteyipte gidemiyor konserlere. Bir şekilde orada bulunmak istiyor ama nasıl gideceğim, oranın girişini nasıl vereceğim, dönerken nasıl döneceğim o saatte, otobüs yok taksiye binmek lazım, mecburen bunları hesaplıyor.

Şimdi bir öğrenci falan nasıl gitsin böyle bir yere. Ya da normal standart bir kazançla geçimini sağlayan insan ayda bir kere gidiyorsa ohh şanslıyım diyor, hani çok zor. Gerçi açıldı birkaç yer denendi ama yine olmadı. Döndürmekte kolay birşey değil. Hele ki her akşam müzik çok zor birşey. Karşılamak falan imkansız gibi. Müzisyenlerde destek olmaya çalışıyorlar ellerinden geldikçe bu mekanlara. Biz bazen düşünüyoruz hani nasıl döndürüyorlar bu mekanları diye cidden zor. Sponsorlarla dahi olsa büyük başarı.

Genç Cazcılar bence daha çok festival yapsın, birde neden hep İstanbul. İstanbul’ daki insanlar tatminsiz bu bakımdan. Çok fazla şey var. Altın kasede herşey sunuluyor. Bir gecede bakıyorsun bilmem nerede birşey var, yok orada şu var, yok burada bilmem ne gösterisi var. Ay gitsek mi acaba, gitmesek mi falan gibi bir tavır karşılığında da. Ya niye biraz doğuya doğru gidilmiyor acaba ya da niye İç Anadolu bölgesinde olmuyor, niye Ege’ de olmuyor? Orada bir tane oluyorsa burada binlerce oluyor.

Hep İstanbul mudur kriter ya? Orada ki insanlar insan değil mi? Oradaki insanlara da ulaşmanız lazım. Turneler olması lazım. Zamanında gitmiş işte Barış Manço olsun, Moğollar olsun. Gitmişler hemde ne zor şartlarda. Eski püskü arabalarla, yıkanamamışlar vs. o şartlarda gitmişler adamlar işte, oraya ulaşmak istemişler. Mesela geçen Hayko Cepkin’ in vardı Diyabakır konseri, internetten görüntülerini izledim. O da aynı şeyleri söylüyor. O da aynı kafada. Oradaki adamda seni bekliyor diyor, çok doğru. Oraya gittin mi de seni kollarını açıp bekliyor insanlar. Buradaysa böyle bir burun kıvırma durumu var malesef, nasılsa her akşam birşey var…

Sen olmazsan öbürüne giderim diyor adam di mi?

Hani bu şey gibi çocuğun önüne herşeyi verirseniz hiçbirşeyin kıymeti olmaz bir süre sonra. Ya da takip edemezsin. Bizim konserimizin olduğu akşam 3 tane çok önemli konser vardı mesela, benim haberim yoktu. Hatta gelenlerden biri dedi ki sizi tercih ettik falan. Bizde teşekkür ederiz dedik öyle oluyor yani. Ben bunun çok dikkate alınmasını ve İstanbul dışında ki insanlara da ulaşılmasını tavsiye ederim açıkcası.

Onların da hakkı var, bu konser olur, panel olur. Onlar uzaylı mı bir tek televizyona mahkum edilmişler, üstelik verilen ürünler hep belli formatlara hapsedilmiş, onlar anlamaz yada bundan anlar denilmiş , bu insanlarımızın da kendilerini yenilemeye, geliştirmeye ihtiyaçları var. Onlarda kendilerini aşmak istiyorlar ama hep presleniyorlar, işte siz kalın burada, fazla da sesiniz çıkmasın falan gibi. O tarafada çok kişi gitmek istemiyor. Ama ben giderim yani öyle bir organizasyon olursa.

O zaman seni listeye yazdık şimdiden ( Gülüşmeler)

Tamam yaz.

Jülidecim bu güzel günde bize vakit ayrıdığın için çok teşekkür ederiz.

Rica ederim ben teşekkür ederim, bir dokun bin ah işit (Gülüşmeler), bunları söylemek istiyoruz ama çoğu zaman imkan olmuyor. Bir şekilde bunları aktarmış olduk, bilmiyorum tabi sen bunları nasıl aktaracaksın , bir hafta sürer sanırım.

En az 3 gün sürüyor zaten.

Sen benle bir daha röportaj yapma zaten, internetten yaz ben göndereyim cevaplarını yazıp sana. (Kopuyoruz tekrar)

Not: Gecikme için öncelikle Jülide’ye daha sonra da sitemiz takipçilerine özürlerimi iletirim. İş yoğunluğundan bu seferlik böyle oldu. Sağlıcakla…

Röportaj : Saygın Mehmet Çağlar